Bizim Rosa Teyzemiz ve Tante Sevgi

“… Sen bir otomobil misin, bir çamaşır makinası mısın, bir elektrik süpürgesi misin ki senden bir önceki modelin bozukluklarından sıyrılmış olarak piyasaya sürülmek istiyorsun?...”

Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer - Evrim Alataş

Kanserden kaybettiğimiz Evrim Alataş'ın yazdığı bu içten, samimi kitap ilk satırlarından itibaren okuyanı içine çekiyor.

Bin Yüz Bir İnsan - Aret Vartanyan

"Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın. Çünkü Tapınağı taşıyan sütunlar da birbirinden ayrıdır."

This is default featured post 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.

This is default featured post 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.

Milletvekilinin romanına terör soruşturması

BDP’li Çelik Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca yazdığı kitapla ilgili açılan soruşturma hakkında bilgi verdi. Tamamen gerçek olaylara dayanan 940 sayfalık kitabın 20-30 sayfası bile okunmadan “terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle soruşturulduğunu savunan Çelik aynı başsavcıların kitabın çıktığı ARAM Yayınevini de basarak beş ayrı kitap için de aynı gerekçe ile soruşturma başlattığını söyledi.
 
Çelik, “Kitabım için ve diğer kitaplar için açılan soruşturmalar mesnetsiz, akıl dışı ithamlarda bulunularak, özgür düşünce ve ifade özgürlüğü devlet eliyle “terörize” etme, özgür bireye ve düşünceye pranga vurmak istenmektedir. Kitabıma addedilen suçlamaya dönük soruşturma başlatan savcı, bu suçlamayı delil ya da kitabın şu sayfasında şu paragrafta, şu cümlesinde “terör örgütü propagandası yapılmıştır” gibi somut bir delil ortaya koymadan, ARAM Yayınevine 20 bin TL para cezası kesmiştir” dedi. Çelik’in verdiği bilgiye göre hakkında soruşturma başlatılan diğer kitaplar şunlar: 

“Fevzi Yetkin’in Dörtlerin Gecesi, Rojbin Perişan’ın Gözyaşımın Ağıdıydı Seni Beklemek, “Sinan Şahin’in Kimin İslamı, İrfan Welat’ın 5 Nolu Cezaevi ve Musa Anter’in Vakayiname ve Ülke Gündem Yazıları.” 

7 BASKI YAPMIŞ KİTABA DA SORUŞTURMAFevzi Yetkin’in “Dörtlerin Gecesi adlı kitabının aynı yayınevinden yedi defa basılmış ve hakkında Diyarbakır Altıncı Ağır Ceza Mahkemesinin yayınlanabilir kararı bulunduğunu anlatan Çelik, Anter’in kitabıyla ilgili soruşturmayı ise şöyle değerlendirdi: 

“Kürt aydın ve yazarı Musa Anter’in katledilişini ve diğer faili meçhul cinayetleri tam anlamıyla aydınlatmaktan aciz olan savcılar, güçlerini katilleri ve bağlı oldukları diğer bileşenleri bulmaya ve on yıllardır süre gelen faili meçhul cinayetleri aydınlatmaya harcamaları gerekirken, Anter’in kitaplarına soruşturma açmayı daha kolay bulmuşa benziyorlar” dedi. Çelik, Varto depreminden bu yana yaşanan gelişmeleri anlatan romanında aydın yazarların değerlendirmeleri, çalışmaları,PKK militanları ile askerlerin gerçek olaylara dayanan karşılaşmaları gibi konuların anlatıldığını, romandaki ifadelerin de romanın kahramanlarının anlatımları olduğunu söyledi.  (ANKA)

Kaynak: radikal.com

Musa Anter'in kitaplarına toplatma kararı

Aram Yayınları’ndan çıkan, aralarında Musa Anter’in eserlerinin de yer aldığı 3’ü Kürtçe 10 kitap hakkında “Basın yayın yolu ile örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatıldı.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, silahlı saldırı sonucu 1992 yılında yaşamını yitiren Kürt şair Musa Anter’in oğlu Dicle Anter, tepkisini, “Savcılık bize ‘ölmüş bir adamın kitaplarını neden basıyorsunuz’ diye sorular yöneltti.
Bize susun, konuşmayın, görmeyin demek istiyorlar. Aydınları susturuyorlar” sözleriyle dile getirdi.
Musa Anter’in kitaplarının 15 yıldır tüm kitapçı raflarında bulunduğunu anlatan Dicle Anter şunları söyledi: “En son babamın bir kitabı 1962 yılında yasaklanmıştı. Hatta o dönem cezaevindeki bir arkadaş bu kitabı okumak istemiş ancak yasaklı olduğu gerekçesiyle kendisine izin verilmemişti. Daha sonra yasak kalkmıştı. Şimdi görüyoruz ki 50 yıl öncesindeki yasakçı anlayış devam ediyor. Bilindiği gibi Tansu Çiller döneminde bir üçgen vardı: Devlet, mafya, çete diye… Şimdi bu üçgen, hükümet, ordu ve yargı şekline dönüştü. Bu üçgenin içinde bizler ne yapacağımızı bilmiyoruz. Hrant Dink davasında verilen kararlar da ortada. Her şey birbirine girmiş durumda. Kaos ortamı var.”
Hükümetin son dönemde “kültür ve sanat faaliyetlerine de el attığını” söyleyen Anter, Başbakan Erdoğan’ın Kars’taki Mehmet Aksoy’un anıtı için “ucube” dediğini ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sanatçılara yönelik “terörist” nitelendirmesi yaptığını anımsattı.
Anter, “Söz konusu durumun Taliban’ın yaptıklarından ne farkı var? Taliban da ülkesindeki sanat eserlerini yıktırmamış mıydı?” görüşünü dile getirdi.


Kaynak: ntvmsnbc

Ahmet Şık



1970 yılında Adana'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden mezun oldu.Mesleğe, üniversitenin birinci sınıfında iken Milliyet gazetesinde stajyer muhabir olarak başladı. 1991 ve 2007 yılları arasında Cumhuriyet, Evrensel ve Yeni Yüzyıl gazeteleri ile Nokta dergisinde muhabir, Reuters haber ajansında da foto muhabir olarak çalıştı.

2005 yılında Radikal gazetesinde çalışırken, Doğan Grubu'na alacak davası açtığı için işten çıkarıldı. Sonrasında çalışmaya başladığı Aktüel dergisinden de açtığı dava gerekçe gösterilerek işine son verildi.

Hrant Dink suikastı sonrasında Nokta dergisinde yayımlanan "Asker İç Güvenlikten Elini Çekmeli" başlıklı röportaj ve "Hayata Dönüş" operasyonlarının yıldönümünde Bayrampaşa Cezaevi'nin kadın koğuşunda sağ kurtulan Münevver Köz ile yapılan "Bayrampaşa'da O gün" başlıklı söyleşi nedeniyle Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinden yargılandı. 8 Mart 2007’de medyanın askerler tarafından fişlendiğinin iddia edildiği “Askerin medya notları!” başlıklı habere imza attı.
Radikal gazetesinden çalışma arkadaşı Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu ve Ergenekon'da Kim Kimdir? kitaplarında "Ergenekon Soruşturması'nın gizliliğini ihlal ettiği" iddiasıyla üç yıl hapis istemiyle yargılandığı davadan 13 Mayıs 2011'de beraat etti.
3 Mart 2011 tarihinde, Ergenekon Soruşturması kapsamında evinde ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki odasında yapılan arama sonrasında gözaltına alındı. Gözaltında iki gün kaldıktan sonra tutuklanma talebiyle mahkemeye sevkedildi. Avukatı Bülent Utku, Şık'ın son zamanlarda hazırladığı ve İmamın Ordusu ismini vermeyi düşündüğü Fethullah Gülen'in emniyetteki örgütlenmesini anlatan kitabı nedeniyle gözaltına alındığını düşündüğünü dile getirdi. 6 Mart 2011'de "Ergenekon terör örgütüne üye olma" suçundan tutuklanarak gazeteci Nedim Şener ile birlikte Metris Cezaevi'ne gönderildi.


Kitapları:
1 - Kırk Katır Kırk Satır (2 cilt) - Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu /  Ertuğrul Mavioğlu ve  Ahmet Şık / 2010
2 - 000Kitap - Dokunan Yanar / Ahmet Şık


Dersim 1938 ve Zorunlu İskan - Hüseyin Aygün


Ahmet Şık
“Gizleyemez yüzlerine işlenmiş sürgünleri, pirlerin ak sakalı
her teli ayrı bir yaradan beslenir,
‘38’ den beri yürekleri ‘şark çıbanı’, anlatsalar masal, sussalar ağıt.
gözü lal, dili lal, yüreği lal,
yol anlatır o susar, su anlatır o dinler
bir hüzün anıtıdır dersim sürgünü, yarası gizli, umudu lal.” (Ali Erenler)

Saatli maarif takvimlerinin her güne bir gün düşen yaprakları Nisan ayı başını gösterdiğinde yazılırdı;

mevsimlerden bahar, günlerden Kırlangıç Fırtınası olduğu. Göç mevsimine denk düştüğünden böyle anılan bu fırtınada, esip gürleyen gökyüzüne karşı sadece kırlangıçlar kanat çırpabilir.
Güçlünün güçsüzü yok etmesine dayalı bu fırtınada sadece kanadı en kuvvetli olanlar sağ kalıp yoluna devam edebilir. Yanıbaşındakinin yok oluşuna, kanadının kırılıp ölümüne tanık olmuş kırlangıçlar kendilerinden sonra gelenlere, adeta soylarını kurutmayı amaçlayan bu fırtınayı ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bu afetten nasıl kurtulacaklarını anlatıp dururlar. Yaşanan acıların gelecek kuşaklara anlatılmasının tek amacı vardır, acıyla yüzleşip yaşamlarını sürdürmenin yolunu öğrenmek. Türkiye’nin maalesef geçmişi de adeta, yüzleşmesi eksik kalmış bir kırlangıç fırtınasına benziyor. Mesela, bugün hala rakamlarla tartışılan; kiminin soykırım kiminin katliam dediği Osmanlının son döneminde Ermeniler’in yaşadıkları… Sonra, çok değil 15 yıl geriye gittiğimizde, hala sürüp giden bir savaşın sonucu olarak boşaltılan 4 binden fazla yerleşim yeri ve göçe zorlanan onbinlerce insan çıkıyor karşımıza.

Dersim’de zamanı ikiye bölen tarih: 1938

1915’le günümüz arasında bir yerde ise Dersimliler’in yaşadığı sürgün acısı hala taze ama hala tartışmadan uzak duruyor yerli yerinde. Modern Türkiye tarihindeki belki de en kara sayfa 1937 ve 1938 yıllarında Dersim bölgesinde yaşanan insanlık dışı eylemler. Bu yıllarda “tek millet” yaratmak isteyen anlayış, on binlerce savunmasız kadın, çocuk, yaşlı insanı ve hiçbir suçları olmadığı halde yok etti. Ölenlerin sayısının 40 binden az olmadığı araştırmacıların ortak görüşü. 10-12 binden az olmayan sayıda bir insan grubunun ise “batıya” muhacirliğe gönderildiği tahmin ediliyor. Kesin rakamlar verilemez; resmi istatistikler yok ve arşivler kapalı. Bu tarihteki olaylar Dersimlilerin hafızasında “milat”tır. 1938’den önce ve sonra diye tarih ikiye bölünmüştür. Bugün Tunceli diye anılan Dersimlilerin 1937 ve 1938’de yaşadığı sürgün acısının köklerini yine Osmanlılar zamanına dek uzatmak mümkün. Osmanlı ve hatta Selçuklu dönemlerinde baskı ve katliamlara maruz kalan Dersimliler daha o zamanlar imparatorluğun çeşitli uçlarına sürgün edilip dagıtılırlar. Cumhuriyetin henüz ergen yaşlarındayken Dersim üzerinde hayata geçirdiği politikalar da selefi imparatorluktan farklı olmak bir yana, daha bir şiddetli hale gelir. Çeşitli yıllarda yaşanan ve bedeli, yaşanan kıyımlarla ağır ödenen irili ufaklı ayaklanmalardan sonra nihayetinde bugün bir kitap vesilesiyle anlatacağımız sürgün kararı alındığında 1938’dir. Topraklarının önemli bir bölümü “yasak bölge” ilân edilen Dersimliler bu sürgünlükle neredeyse 10 yıl, batıda bir yerlerde “zorunlu iskân”a tabi tutulur.

Dersimliler yüzyıllarca dağıtılmak istenir. Başta aşiret liderleri, ağa ve seyitler, Dersim dışına sürülmeye ve geride kalanlar teslim alınmaya çalışılır. Bu hedefe ancak 1938’de ulaşılır. 1938 Zorunlu İskân Kararı, yüzyıllardan beri hedeflenen ama bir türlü uygulanamayan merkezi bir politikanın ifadesi ve ürünüdür. Dersimli sivil halk zorunlu yer değiştirmelerle gönderildiği batı illerinde mağdur olur. İçinde doğup büyüdüğü kültürünü bırakıp, başka bir yerde “yabancı” olarak yaşamak büyük bir travmadır. İlhan Tekeli’nin verdiği bilgilere göre, İskân Kanununun uygulanmasından sonra Tunceli (Dersim), Erzincan, Bitlis, Siirt Van, Bingöl, Diyarbakır, Ağrı, Muş, Erzurum, Elazığ, Kars, Malatya, Mardin, illerinden 5 bin 74 haneden 25 bin 831 kişi Batı Anadolu’ya nakledilir. 1947 yılında çıkarılan 5098 sayılı kanunla, bu nakledilen kişilerin nakledildikleri yerde oturma zorunluluğu kaldırılır. Bunun üzerine 4 bin 128 hanede 22 bin 516 kişi Doğu Anadolu’daki eski yerlerine döner. 1948 yılında çıkarılan 5227 sayılı yasa ile muhtaç durumda olanlara eski yerlerine dönmeleri halinde batıda verilen iskân hakları tanınınca 917 hanede 4 bin 607 nüfus daha Doğu Anadolu’ya geri gider. Öyle anlaşılmaktadır ki, 1934-1939 yılları arasında, Dersim ve diğer bölgelerdeki insanlardan toplam 27 bin kişi batıya sürgüne gönderilir. Kitapta sözü edilen belgelerden ve araştırmalardan çıkan sonuca göre, Türkiye’de 1934-1939 arası dönemde sürgüne gönderilenlerin yarıya yakınını Dersim Kırmancları oluşturuyor. 
“Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler…”
Yukarıda da belirtildiği gibi bu yazıyı yazmaya vesile olan, henüz birkaç gün önce çıkan bir kitap. Tunceli ve civar bölgelerle ilgili haber yapan kimi gazetecilerin insan hakları savunucusu bir avukat olarak yakından bildiği Hüseyin Aygün’ün yazdığı kitap “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân - Telgraflar, Dilekçeler, Mektuplar” adını taşıyor. Kitabı bu yazının konusu yapan ise ne Aygün’ün bir yazar olmamasına rağmen kullandığı başarılı üslup ne de tarihçi kimliğine sahip olmamasına rağmen yaptığı titiz çalışma. Bir yük vagonunda gözlerini dünyaya açtıktan 6 yıl sonra, 1937’de, ailesiyle birlikte Dersim isyanı sürgünleri arasına yine bir yük vagonunda katılan Cemal Süreya’nın, “Bizi bir kamyona doldurdular / Tüfekli iki erin nezaretinde / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar / Tarih öncesi köpekler havlıyordu / Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler” dizeleriyle anlattığı hayatında derin izler bırakan bu sürgüne ilişkin resmi yazışmaların 71 yıl sonra ilk kez bu kitapla günışığına çıkması Aygün’ün kitabını özel kılan.

“71 yıl sonra yayınladığımız bu belgeler, Dersim 1938’i ve zorunlu iskânı bir kere daha tartışmamızı sağlayacaktır. Dersim 1938 Katliamı ve Zorunlu İskânı Türkiye’de büyük bir tabudur. Bu konu yıllardır resmi yasaklar arasında sayılmış ve tartışılması dahi yasaklanarak unutturulmaya çalışılmıştır. Bu kitapta sunduğumuz belgeler ile Dersim 1938 katliamı, zorunlu iskânı ve sürgünleri ile ilgili bazı gerçeklerin tartışılması ve açığa çıkmasına katkıda bulunacağını umuyorum” diyen Aygün kitabında, 1938’de Tunceli ve bölgesindeki halkın karşı karşıya kaldıkları “kirli hazırlıkları” ilk kez yayımlanan onlarca fotoğraf ve belgeyle gün ışığına çıkararak tartışılmasını istediği gerçeklerin kapısını aralıyor.71 yıllık belgelerin kendisine bilmediği kişilerce gönderildiğini belirten Aygün, “Belgelerin gün yüzüne çıkmasını isteyen kişiler, Dersim halkına yapılanları insanlık vicdanında tartmışlar; açıkça reddetmişler ve belki de bir daha hiç kimsenin böyle olaylar yaşamaması için günümüz kuşaklarının haberdar olmasını arzulamışlardır. Belgeleri bana ileten aracı, göderen kişilerin bu alanda çalışan, emek harcayan ve güvenlir bir isim arayışları sonunda bende karar kıldıklarını söyledi. Getireni de tanımıyorum. Büroma geldi ve ‘Bu belgeler senin ve sana emanet’ diyerek gitti” diyor.

Emzikteki bebekten, asker olana dek uygulanan sürgün

Dipnot yayınlarından çıkan kitapta yer alan yüzlerce belge, ağırlıklı olarak dönemin İskân Müdürü Dr. Reşad Tanyeri’nin resmi talimatları, sürgün listeleri, telgraflar, sürgün mektupları, hastalık ihbarnameleri, güvenlik, sağlık, nüfus, ölüm, ulaşım konularında gerçekleşmiş resmi yazışmalardan oluşuyor. Sözkonusu belgelere göre 1938 yılında Dersim halkından batıdaki yerleşim yerlerine en az 7 bin, en çok 12 bin kişinin sürüldüğü, “Dersim 1938 Zorunlu İskân Kararı”nın hiç bir ölçü tanınmadan, kadınlara, hastalara, emzikteki bebeklere, askerlere, eşkıyayla çatışmış kişilere, yaşlı ve sakat insanlara dahi uygulandığı ortaya çıkıyor. 1938 yılını Dersimlilerin tarihinde gerçek bir milat olduğuna vurgu yapan Aygün, “Bu tarihte büyük bir katliama uğrayan Dersimli Kırmanclar, kafileler halinde ‘modern zorunlu iskânın’ laboratuarına sokulur. 1938 katliamı, nitelik ve nicelik olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük kitle kırımıdır. Öldürülen insan sayısının on binlerle ifade edildiği tek hadise ‘Dersim 1938’dir. Ne Şeyh Sait, ne de Ağrı olayında bu özellik yoktur. Üstelik Dersim’de herhangi bir ‘isyân’ dahi olmamıştır. Öte yandan katliamın ardından sürgüne gönderilen insan sayısı da on binlerle ifade edilir. 1938 katliamı ve ardından gelen zorunlu iskân uygulaması, ‘Dersim sorununu’ kökünden halletmeye yöneliktir” diye özetliyor yazmaya çalıştıklarını.

Kitapta 1938’de yapılan geniş çaplı öldürmelerden sonra Dersim coğrafyasının önemli bir bölümünün Bakanlar Kurulu tarafından “yasak bölgeler” olarak ilân edilişi; bu bölgelerin insanlarının batıya zorunlu ikâmete gönderilişi; yasak bölge dışındaki yerlerden de sürgün edilenlerin olduğu; Batıya gönderilenlerin 1947’de geri dönmesine karşın “yasak bölge” uygulamasının 1950’ye kadar devam edişinin yanısıra katliamın kronolojisi, zorunlu iskân kararının temel özellikleri ele alınıp sırasıyla askeri harekâtları ve 1938 katliamı ve sürgün kararı titizlikle ele alınmış.

Sürgün bir asimilasyon politikası

Yaz-Sonbahar-Kış 1938 tarihlerini kapsayan kitapta yer verilen belgelerde; Bakanlar Kurulu’nun sadece 6 Ağustos 1938 tarihli kararıyla, bin 246 haneden 5 bin kişinin, 15 şehrin 50 kazasına bağlı 922 köye zorunlu göçe tabi tutulduğu anlaşılıyor. Kitaptaki en önemli belge olan 6 Ağustos 1938 tarihli Vekiller Heyeti kararı uyarınca Elazığ’dan sevk olunan 5 bin kişinin gidecekleri gösteren cetvele göre; Denizli’ye 158 hane 161 köye, Aydın’a 100 hane 100 köye, Bilecik’e 100 hane 50 köye, Bursa’ya 200 hane 100 köye, Balıkesir’e 154 hane 77 köye, Isparta’ya 20 hane 20 köye, Kütahya’ya 24 hane 23 köye, Burdur’a toplam 62 kişi merkez ve 2 ilçeye, Muğla’ya 28 hane 28 köye, Eskişehir’e 50 hane 50 köye, Çanakkale’ye 150 hane 150 köye, Edirne’ye 50 hane 50 köye, Kırklareli’ye 50 hane 25 köye, Zonguldak’a toplam 300 kişi ve Tekirdağ’a 75 hane 75 köye verilmek suretiyle yerleştirilir. Öyle sisitemli bir sürgün harekatı yapılır ki Dersim’den çıkarılan aileler “bir köye, bir hane” şeklinde dağıtılır.

Kitapta bu durum şöyle anlatılıyor:
“Böylece tecrit, dil, kültür ve inanç asimilasyonu, Türkleştirme ve Sunnileştirme-Müslümanlaştırma amaçlanır. Nihayet 1947 yılında sürgünden dönen ailelere devletin gösterdiği olumsuz resmi yaklaşım çok önemlidir. Sürgünlerin batıda kalmasını özendiren devlet, dönenlere de yardım etmekten imtina eder. Dönüşlerin mümkün olduğu kadar az sayıda ve sınırlı sayıda aile ile kalmasına çaba harcanır. 12 Ağustos 1947 tarihli bir belgeye göre, Sinop ili, Boyabat İlçesi Gazidere köyünden Tunceli ili, Nazımiye İlçesi, Roşnek köyüne dönen 6 kişilik Ataç ailesine, iskândan verilen menkul bir mal, tarla, ev, işyeri, bağ-bahçe-zeytinlik, tazminat yoktur. 3 Haziran 1939 tarihli ve 2/11158 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile nakledilen bu aile, 5098 sayılı kanun ile 1947’de geri döner. Söz konusu belgeden anlaşılmaktadır ki, 1938’de köyü ve evi yakılan Dersimlilere dönüşte evlerini onarmaları için dahi devletçe herhangi bir yardım yapılmaz. Bu durum, sürgünlerin dönüşünün istenmediği şeklinde yorumlanmak gerekir.
Sürgün kararında kesinlikle herhangi bir ölçülülük yoktur. Mağdur bazen bir çocuk, bazen bir yaşlı ve hatta bazen bir cenin dahi olabilir. Sürgün edilenlerin bir hane bir köye denk düşecek şekilde verilerek tecrit edilmesiyle o tarihe kadar anadilleri olan Zazaca dışında bir dil bilmeyen Dersimliler adeta boğulmak istenir. Bir hane bir köye verilerek aileler birbirinden koparılır, grup içi iletişime son verilir, anadili ve kültür unutulsun arzulanır. Sürgün yerlerinde ev, arazi, iaşe verilen aileler için geri dönme isteği ortadan kaldırılmaya veya azaltılmaya çalışılır. Maddi yardım ve destek ile sürgünlük cazip kılınmaya çalışılır. Bu amaca kısmen varılır. 1947 yılında çıkarılan yasal düzenleme ile geri dönüş serbest olduğu halde dönmeyen aileler olur. Örnek vermek gerekirse; 2510 sayılı yasa gereğince batıya nakledilenler (Pülümür açısından) 778 aileden 4066 kişidir. 1947 affı ile 556 aileden 3144 kişi geri döner. 222 aileden 922 kişi ise batıda kalır. Dersimlilerin zorunlu iskânı, 2. Dünya Savaşının başladığı bir dönemde, savaş koşullarında gizli ve keyfi uygulamalara sahne olmuştur. Asker, gazi, mekkareci vb. resmi görevler yapan Dersimliler dahi aileleriyle birlikte sürgün yollarına düşer”

Sürgünün yönetim adresi Bakanlar Kurulu

Belgelerde anlatılan Dersim sürgünleri, sadece Erzincan tren istasyonundan batı illerine gönderilenlerden ibaret olanları kapsıyor. Belgelerin, Elazığ’dan gönderilen 5 bin kişinin sürgünüyle ilgili önemli bir cetvel olduğu vurgulanan kitapta Elazığ ve Erzincan tren istasyonları üzerinden 10-12 bin civarında kişinin batı illerine gönderilerek “köylere serpiştirildiği” anlatılsa da Elazığ üzerinden sürgün edilen ailelerin belgelerine henüz ulaşılamadığı söyleniyor. Ağırlıklı olarak İskân Müdürü Doktor Reşad Tanyeri’nin resmi yazışmaları, sürgün listeleri, telgraflar, sürgün mektupları, hastalık ihbarnameleri, güvenlik, sağlık, nüfus, ölüm, ulaşım konularında resmi yazışmalardan oluşan belgelerde kullanılan dil de dikkat çekici. Osmanlı dönemindeki raporlar başta olmak üzere, tüm resmi belgelerde Dersim halkı, bazen “Kızılbaşlar”, bazen “Türkmenler”, bazen “Kürtler” olarak geçerken sürgün yazışmalarında ise genellikle “muhacirler” deyimi kullanılmış. Dersimli sürgünler, belgelerde, “Doğu Muhacirleri”, “Doğu Göçmenleri”, “Doğu Halkı”, “Tunceli Muhacirleri” gibi adlandırmalarla yer alıyor.

Konuyla ilgili daha önce çalışmalar yapmış tarihçilerden Seyfi Cengiz ve Reşat Hallı’nın değerlendirmelerinde katliam ya da tenkil diye adlandırılan “temizlik harekâtı”nın 1938 Ağustos sonu ve Eylül ortalarında tamamlandığı hatırlatılan kitapta, sözkonusu belgelere göreyse sürgün kafilelerinin en erken Ağustos 1938 tarihinden itibaren batıya gönderilmeye başlandığını kanıtladığı belirtiliyor. Buradan yola çıkan Aygün ilk sürgün gruplarının henüz katliam sürerken gönderilmeye başlandığının anlaşıldığı tespitinde bulunarak, “İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın ‘Dersim Raporu’nda planlanan ‘Batı illerine toplu sürgünün hayata geçiriliş safhası’, işte bu dönemdir.

Katliamın hemen ardından ise sürgünlerin kitlesel ve kafileler olarak batıya gönderilmeye başlandığı görülür. Dersimliler kara vagonlar üzerinde gidecekleri yerlerin adları yazılarak gönderilir. Çıkacakları istasyonlara göre vagonlara yerleştirilir. Gittikleri her yerde ‘polis nezareti’ ile hareket etmek zorunda kalırlar. Sürgün edilenlerin yolculukları, teslim alınışları, yerleşimleri, sürgündeki hayatları, merkezi devlet tarafından günlük olarak takip edilir. Dersimlilerin sürgündeki tüm yaşamı hakkında yalnızca Bakanlar Kurulu yetkilidir. Resmi yazışmaları yöneten dönemin İskân Umum Müdürü Dr. Reşad Tanyeri, Çanakkale İskân Müdürlüğüne 17.11.938 tarihinde yazdığı bir yazıda ‘listeye dahil bulunanların mürettep yerlerine sevklerine vasıta olmaktan başka yapılacak bir iş yoktur. Mecburi iskâna tabi tutulmuş olduklarına göre iskân yerlerinin değiştirilmesi ve dileklerinin yerlerine getirilmesi yine Vekiller Hey’eti kararına bağlıdır’ diye yazar. Yani, Dersim sürgünlerinin tüm kararlarının alınması ve icrası, merkezi düzeyde tek yetkili merci olarak Bakanlar Kurulunca, büyük bir gizlilik ve ciddiyetle, yürütülür” diyor.

Katliamı dile getiren belgeler

Kimi belgelerde sürgün öncesi döneme ait, özellikle 1938 katliamını üstü örtülü dile getiren bilgiler bulunduğunu da kitabında anlatan Aygün şöyle yazıyor:
“İskân Müdür V. İmzalı 14 Teşrin 938 tarihli bir belgede ‘Dursun oğlu 938 doğumlu Mustafa’nın köyde öldüğü’ belirtilir. ‘İst. Valisi Yerine’ imzasıyla Düşkünler Evi Müdürlüğüne yazılan bir belgede ise, öksüz kalan doğu göçmenlerinin eve kabulleri rica edildikten sonra ‘öksüz kalan iki doğu göçmeninin evvelce erkek büyüklerinin memleketlerinde ölmüş bulunduğu’ bildirilir. ‘Evvelden 938’de köyde ölüm’, ‘Evvelden memlekette ölüm’ şeklindeki bu değerlendirmelerde söz konusu kişilerin ölüm nedeni yer almaz. Bu ölümlerin ‘doğal’ nedenlere dayanmadığı, 1938 askeri harekâtı sırasında sıkça yaşanan toplu öldürmelerden ötürü meydana gelmiş olabileceği akla gelir.

Belgeler arasında yer alan bir cetvele göre, Dersimliler kara ve deniz yoluyla sevk edilir. Tren ve vapur kullanılmaz. Belgeler arasında yer alan bir cetvele göre 264 haneden b,n 816 kişi 37 deniz ve kara seferiyle 10 ayrı ilçeye gönderilir. Sürgünler sırasında hasta olanlar tedavi edilir; aşılar genellikle yapılır. Ancak buna rağmen hastalıktan ölümlerin varlığı bir gerçektir. Plümer Danzik’ten Halil kızı Zeynep, Dursun kızı Zarif, Yusuf kızı Güher, Mehmet kızı Sultan, Hasan oğlu Hasan, Halil kızı Zeyni, Bevir ve Seyit Ali, Mehmet kızı 5 yaşındaki Seydo, belgelerde adları geçen birkaç ölüdür. Ölüme yol açan hastalıklar ise sıtma, emma iltihabı, tifo, bağırsak iltihabı, dizanteridir. Vefat eden kişilerin durumunun ailelerine ‘münasip bir dille anlatılması’ Dr. Reşad Tanyeri tarafından ilgili mercilere bildirilir. Kaçan sürgünler ısrarla takip edilir, yerlerine iadesi sağlanır. Kimsesiz çocukların Düşkünler Evi’ne gönderilmesine karar verilir. Ölenlerin cenazelerinin belediyece alınıp defnedilmesi yoluna gidilir.

Tüm sürgün masraflarının devletçe yapıldığı belgelerden anlaşılır. Sürgünlerin hayvan ve belli bir tonda eşyasını yanlarına almalarına müsaade edilir. Şirketi Hayriye İşletme Müdürlüğüne 26.9.938 tarihinde yazılan bir belgeye göre, ‘Edirne yolu ile gelen 190 kişilik kafilenin yanında 83 hayvan ve 10,000 kilo eşya bulunduğu’ belirtilir. Gittikleri yerlerde ev, toprak, pulluk ve çifte hayvanı verilir.”

İsmail oğlu Şükrü’nün mektubu

Sevkler sırasında kaybolan çocukların bulunduğuna ilişkin yazışmalara da yer verilen kitapta 12 Ekim 1938 tarihli Karabiga Nahiye Müdürü’nün yazısına göre Haydaran ve Pülümür bölgesinde 8 kişinin sevki yazılı olduğu belgede “bir kız çocuğu noksandır” notu düşüldüğü belirtilerek sürgün nedeniyle parçalanan aileler de şöyle anlatılıyor:
“Sevk sırasında aileler parçalanır, anne-babasından ayrı düşen çocuklar olur. 19 Aralık 1938 tarihli bir belgeye göre Denizli vilayetinden İstanbul Valiliğine gönderilen yazıda, ‘Vilayetimizin Baş karcı köyünden Ahmet’in memleketinden gelen çocuklarının vilayetinizin Karagümrük 58 kahvede Aydoğan Halilin yanında olduğunu göstermektedir. Dilek sahibi çocuklarının yanına aldırılmasını istemektedir. Bu çocuklar vilayetinize ne zaman ve ne suretle gelmişlerdir. Buraya aldırılmalarında kanuni mahzur var mıdır?’ diye sorulur. Belge, anne-babanın Denizli’ye, çocuklarının ise İstanbul’a sürgün edildiğini ortaya koyar…

Binlerle ve hatta on binlerle ifade edilen Dersim sürgünlerinden yanlış yerlere gönderilen, iaşe alamayan ve aile fertlerinden ayrı düşenler olur. Kitapta sunduğumuz iki adet ‘sürgün mektubu’ bu durumu ortaya koyar. 4 Ekim 1938 günü ‘İstanbul Vilayet Yüksek Makamı’na Sirkeci İskân Misafirhanesinde kalmakta iken dilekçe veren İsmail oğlu Şükrü, 4 ay evvel askerlikten terhis edilerek geldiğini, Pülümer Göneli köyüne gittiği zaman ailesinin sürgüne gönderildiğini öğrendiğini, Divriği İskân dairesine müracaat ettiğini, Erzincan’a sorduklarını, sonunda Tekirdağ kafilesiyle kaldığı yere geldiğini, Tekirdağ’da imkânı hayat bulamayarak ve fakir haliyle aile yuvasına hasret kalarak mahvolacağından kardeşinin bulunduğu yere gönderilmesini ‘derin saygı ile yalvararak dilediğini’ bildirir. Musa oğlu Mustafa ise 3.10.938 tarihli mektubu ile Uzunköprü Kaymakamından ‘yanlış yere gönderildikleri için iaşe alamadıklarından’ yakınır. Sürgünler sadece Dersim’den değildir. Erzincan, Tercan ve Kemah’tan da sürgün edilenler vardır. Buradan sürgün edilenler de -ne tuhaftır ki- ‘Tunceli Muhacirleri’ içinde yer alır. Bunların İsmet İnönü’nün Erzincan’dan çıkarılmasını istediği ‘Dersimli marabalar’ olduğu tahmin edilebilir. Bir belgeden, sadece Trakya ve Çanakkale’ye bin 300 kişinin gönderildiği anlaşılır. İstanbul Valiliğine gönderilen bu yazıda, ‘yasak bölgeler halkından ele geçen 5-7 bin kişinin memleketin muhtelif mahallerine nakilleri hakkında’ -ekte nüfus cetvelleri de sunularak- bilgi verilir.”

Ayrım yapmayan sürgün

Sürgün kararının asker-sivil, genç-yaşlı, zengin-fakir, bekâr-evli ayrımı yapılmadan uygulandığı, sürgün edilen kişiler arasında ‘emzikteki bebekler’in dahi bulunduğu anlatılan anlatılan kitapta 1938 askeri harekatına katılan bir askerin ve “eşkıyalarla savaşanların” dahi sürgün edildiği de şöyle anlatılıyor:
“1938 askeri harekâtında askeri kıtalar nezdinde mekkareci olarak görev yapan Alişar ailesine mensup Hüseyin oğlu Mahmut Zengin dahi görevi bittikten sonra trenle sürgüne gönderilir. Devlete askeri hizmette bulunan kişi dahi sürgünden kurtulamaz. 1938 askeri harekâtı sırasında askerlik hizmetinde olan bir kişi askerlik dönüşü, daha önceden sürgüne gönderilmiş ailesinin yanına (sürgüne) gönderilir. Bir belgede askerde olduğu için henüz gelemeyen Ali oğlu Zeyni, Halil oğlu Dursun ve Şahverdi oğlu İsmail adlı göçmenlerin vazifeleri bittiğinde gelecekleri bildirilir. Başka bir belgede ise Gülperi Eroğlu ailesinden Mehmet Ali ve Nazife Başdan ailesinden İsmail Mahmut’un askerde olduklarından sürgün yerine gelemedikleri belirtilir. (Öte yandan bu yazışmalar, öteden beri resmi raporlarda yer alan “Dersimliler asker vermiyor” değerlendirmelerinin gerçeği yansıtmadığını ortaya koyar.) 18 yaşlarında Gülabi oğlu Hasan ‘eşkıyayla savaşırken sağ kolundan yaralandığı için’ bir müddet Erzincan hastanesinde tedavi edilir ve daha sonra ailesiyle beraber sürgüne gönderilir. 6.10.1938 tarihli bir belgede, Lüleburgaz’a gönderilen Ali oğlu Hasan’ın İbrahim Uğurlu ailesinin çobanı olduğu ve onun da sevk jurnaline eklendiği (sürgün edildiği) belirtilir. Kısacası, asker, asker yardımcısı, çoban, ‘eşkıyayla savaşan kişi’ veya ‘gazi’ olmak dahi, Dersimlilerin sürgüne gönderilmesine engel olamaz.”
Önce Osmanlılaştırma sonra Türkleştirme

1938 Dersim Sürgünleri hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma niteliğini taşıyan Aygün’ün kitabına yazdığı önsözde Mesut Yeğen şunları söylüyor:
“Dersim’in önce Osmanlılaştırılması, ardından da Türkleştirilmesi yolundaki teşebbüsün yüzyıllık hikâyesini Osmanlının ve Cumhuriyetin Dersim raporları üzerinden veren Hüseyin Aygün’ün bu çalışması, bu hikâyenin son halkasını teşkil eden 1938 İsyanının ardından takip edilen devlet siyasetinin resmi dökümünü yapan kimi belgeleri de ilk kez bilgimize sunuyor. Devrin iskan müdürü Reşad Tanyeri’nin resmi yazışmalarından oluşan belgeler Dersim İsyanının karanlıkta kalmış bir yüzüne ışık tutuyor. Kitap boyunca konu edilen Dersim raporları ve son Dersim isyanının ardından gerçekleşen sürgünlere dair belgeler iki temel hususa işaret ediyor. İlk husus şu: 1937-38 Dersim İsyanı, Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine sahne olmuş gibidir. İsyan açıkça kışkırtılmış, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenler eziyete ve kıyıma maruz kalmıştır. Binlerce isyancı ve sivil vatandaş öldürülmüş, kalan on binlercesi sürgün edilmiştir.

Zannımca, Dersim İsyanı esnasında gerçekleşen kıyımın hacmini en açık biçimde bir resmi belge gösteriyor. Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesince yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı meşhur kitap (Reşat Hallı, 1972), Dersim İsyanı esnasında 17 günde yapılan tarama harekatında ölü ve diri 7954 kişinin ele geçirildiğini ve 1019 silahın toplandığını rapor etmektedir. Topu topu birkaç on bin kişinin yaşadığı bir havaliden 7954 kişinin ölü ve diri ele geçirilmiş olması kadar, ele geçirilen kişilerle yakalanan silahların sayısı arasındaki bariz örtüşmezlik, isyan esnasında vuku bulan eziyetin derecesi hakkında yeterince şey söylüyor olsa gerek. Raporların ve belgelerin işaret ettiği ikinci önemli husus da şu: Dersim (ve belki Kürt) meselesinin hallinde Osmanlı ve Cumhuriyet devirleri arasında bariz bir süreklilik mevcuttur. Dersim ıslahat raporları ve Tanyeri belgeleri, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri arasında mantık, terminoloji, enstrümanlar ve failler açısından açık bir devamlılığa işaret ediyor.”
Dersim nasıl Tunceli oldu?

Dersim tarihte çok eski bir bölgenin adıdır. Kürtçe’de “gümüş kapı”, Zazaca da ise “duvarlı” anlamına geldiği rivayet olunur.  Burada yüzyıllar boyunca Alevi-Kızılbaşlar, Zazalar, Kürtler, Ermeniler ve Türkler bir arada yaşadılar. Bu nedenle buranın en eski yer ve diğer adları yaşamış halkların mührünü taşır. Bölgenin resmi adı Osmanlı döneminde Dersim idi. 19. yüzyılın ortalarından beri bir sancak idi ve Hozat’tan idare ediliyordu. Cumhuriyet idaresi, diğer icraatların yanı sıra  Dersim’de adları değiştirmekle işe başladı. Dersim adı 1935 yılında “Tunceli” ilan edildi. “Tunç gibi sağlam insanların yeri” anlamında üretilen bu yapay isim Dersim’i silmeyi başaramadı. 1935 yılında kabul edilen “Tunceli Kanunu”, sadece Dersim’i değil; hatta bölgenin yerel adları olan “Mamekiye” ve “Kalan”ı da tarihten silmek istedi. Ama olmadı. Bugün Dersim’de nereye gitseniz “Dersim A.Ş”, “Dersim Temel Haklar Derneği”, “Mameki Gümüşçülük”, “Kalan İlköğretim Okulu”, “Kalan Müzik”, “Dersim Kafe”, “Kalan Restaurant” vb. adlara rastlarsınız.

Cumhuriyet, Dersim’in ilçelerinin adlarını değiştirdi. Pulur “Ovacık”, Qısle “Nazımiye”, Mazgert “Mazgirt”, Pulımıriye “Pülümür”, Pertage “Pertek” ve Xozat “Hozat” oldu. Doğrusu ilçelerin adları değiştirilirken en önemli kaygı olan “Öz Türkçe” kaygısı ağır bastı. İlçelerin tarihi geçmişi, dokusu ve adlarının anlamı dikkate alınmadı. O yüzden ortaya sadece “güzel Türkçe” açısından bir tablo çıktı. Ama eski adlar yine de yaşadı ve yaşıyor. Bugün özellikle Zazaca ve Kürtçe konuşulduğunda bu adların dipdiri olduğunu görürsünüz. Sonra sıra geldi köy adlarına. Ermenice olan “Xaceliye”, “Sin”, “İksor”, “Askisor”, “Zağge”, “Xeç”, “Merxo”, “Xosor”, “Sorpyan”, “Xeceriye”, “Vankuk”, “Putik”, “Vartinik”, “Mirik”, “Sinsor”, “Zımek”, “Kılise”, “Xozinik”, “Lazvan”, “Xakis”, “Xılvis”, “Çaxperi”, “Ağzunik”, “Akirek”, “Uskek” vb. adlar tarihe karıştı. Yerlerine Dikenli, Geyiksuyu, Gözen, Okurlar, Sarıtaş, Demirkapı, Doluküp, Kopuzlar, Yolkonak, Güdeç, Gürbüzler, Kuyluca… vb. adlar konuldu. Ermeni adlarının böylece “unutulduğu” sanıldı. Ama yine olmadı. Anadilinde konuşan herkes bu adları dün olduğu gibi bugün de kullanmaya devam ediyor.

Zazaca adlar ise bu kampanyadan en ağır darbeyi aldı. Dersim köylerinin yüzde sekseni Zazaca adlara sahiptir. Cumhuriyet yönetimi onların hepsini değiştirdi. “Kortu”, “Gewrek”, “Vılê Kaşi”, “Hegao Pili”, “Tanerê Lolu”, “Heniyê Sıpi”, “Xırawe”, “Koyê Seri”, “Remeda”, “Dewa Pile” vb. hepsi de anlamı olan yüzlerce ad tarihe karıştı. Yerlerine bambaşka adlar konuldu.  Bazen  –kurnazca-  eğer Zazacası Türkçeye uyumlu ise benzer adlar tercih edildi. Sözgelimi; Zazaca da “verdi-kaçtı” anlamına gelen Remeda birdenbire “Ramazan” oldu. Zazaca da “büyük tarla” anlamına gelen Hegao Pili ise “Uzuntarla” oldu çıktı! Kürtçe adların da akibeti farklı olmadı. Onları da yerlerine yenilerini ekleyerek unutturmaya terk ettiler. Türkçeye uyumlu ve ses benzerliği taşıyanları ise küçük revizyonlarla korudular: Kazili “Kazılı”, Surgıç “Sürgüç”, Haculu “Hacılı”, Teteran “Tatarköy”, Çötlik “Çiftlik”, Mexsaliyan “Maksutali” oldu! Bitmedi. Sıra geldi mezra adlarına. Onları da değiştirdiler. Mesela toplam 3 hanenin bulunduğu, kitabın yazarı Hüseyin Aygün’ün de doğum yeri olan Dersim Alevilerinin pirlerinin merkezi olarak bilinen “Pulê Dewresu” mezrası. “Dervişlerin Tepesi” anlamına gelen mezranın adı önce “Tepsili”, sonra da “Muhsinkale” ilan edildi. Adları değiştirme politikası ne yazık ki bununla da bitmedi. Tavuk çiftliklerine, mağaralara, dağlara, tepelere, kayalıklara, ovalara, göllere, akarsulara, şelalelere, yamaçlara ve elbette insan adlarına, kısacası akla gelen her “şeye” uygulandı. Neticede, tarihiyle bağı tümden koparılmış bir “Tunceli” işte böyle ortaya çıktı…
Yazar: Hüseyin Aygün
Dipnot Yayınları
İstanbul, Mayıs 2009 baskı
200 sayfa

kaynak: http://www.habervesaire.com/haber/1431/

A. Alper Akçam


 07. 06. 1952 tarihinde Ardahan’da doğdu. Nüfus kaydına doğum tarihi 8 Haziran olarak geçti. Altı yaşında ikinci sınıftan başladığı ilköğrenimini Ardahan 23 Şubat, Kırıkkale Gürler ve Tınaz İlkokullarında tamamladı. Kırıkkale Lisesi Orta Kısım’da başladığı ortaokulu Ankara Demirlibahçe Ortaokulu’nda bitirdi. Lise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesi’nde yaptı.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yüksek öğrenim gördü. SSK Ankara Dışkapı Hastanesi’nde genel cerrahi uzmanı oldu.
Genel cerrah olarak Ankara, Yalova, Karabük, Erzincan, yeniden Karabük, Bursa'da çalıştı. Erzincan Askeri Hastanesi'ndeki yedeksubaylık hizmeti dışında, tüm hekimlik uğraşı SSK hastanelerinde geçti. Uzun yıllar lisanslı futbol oynadı, spor klüplerinde, derneklerde yöneticilik yaptı, Türk Tabipleri Birliği ve tabip odalarında görevler aldı.

1974 yılında Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara Tabip Odası’nda gönüllü olarak çalışmaya başladı. Ankara Tabip Odası Bülteni (ATO) adlı yayının baskıya hazırlanmasında görev aldı. Zaman zaman bu dergiye yazılar yazdı.



1991 yılından başlayarak Cumhuriyet Gazetesi’nde konuk yazar olarak makaleleri yayınlanmaya başlandı. 1992 yılından itibaren öyküye yöneldi.


1998 yılından bu yana edebiyat uğraşında… İlk kitabı olan Karanlıkta Bir Işık Kültür Bakanlığı tarafından yayınlandı.


Öykü, roman, deneme, eleştiri, makale, mektup dalında ürünleri vardır.


Yayınlanmış Yapıtları: Karanlıkta Bir Işık (öykü- Kültür Bakanlığı Yay. 1999), Ağaların Ağası (öykü- Güldikeni Yay. 1999), Islaktı Gözleri (öykü- Çınar Yay.- 1999), Soluksuz Sıcaklarda (öykü- Çınar yay. 2000), Açık Kapıların Arkası (öykü- Çınar yay. 2000), Doktor Civanım (öykü- Güldikeni Yay. 2001), Yükledi Günahını Sırtına (öykü- Gendaş Kültür Yayın. 2002), Çalı Çiçeği (çocuk öyküsü- TUDEM Kültür Yay. 2004), Dostum Keleş (çocuk öyküsü- TUDEM Kültür 2005), Gidenler Gelenlerdi (öykü- Ürün Yay 2005.), Masalsı (roman –Ürün Yay 2005), Şalter Kemal (Öykü- Kum yayınları 2006), Karnaval ve Türk Romanı (İnceleme- eleştiri, Ürün Yayınları 2006).


1997 Türk Tabipleri Öykü Yarışması Birinciliği, 2001 Edebiyatçılar Derneği – Sağlık Emekçileri Sendikası Öykü Yarışması Birinciliği, 2001 Orhan Kemal Öykü Yarışma’nda mansiyon, 2002 Pir Sultan Abdal Derneği Öykü Yarışması ikinciliği, 2003’te “mektup” dalında, A. H. Tanpınar yarışmasında ikinciliği, 2005 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda Jüri Özel ödülü gibi ödülleri vardır.

Tante Rosa - Bizim Rosa Teyzemiz ve Tante Sevgi

Bizim Rosa Teyzemiz ve Tante Sevgi

“… Sen bir otomobil misin, bir çamaşır makinası mısın, bir elektrik süpürgesi misin ki senden bir önceki modelin bozukluklarından sıyrılmış olarak piyasaya sürülmek istiyorsun?...”

Zamansızlığı, başsız ve sonsuzluğu ile bir masal izlenimi veren Tante Rosa, tıpkı
Küçük Prens’te olduğu gibi kahramanın hayalsi yaşamına okuyucuyu ortak ederek, bazen yaşananların gerçek olmasını umarak bazen gerçek olamayacağına sevinerek eğlenceli bir yolculuğa çıkarıyor.


1936 yılında doğan Sevgi Yenen, Türk bir baba ile Alman bir annenin çocuğudur. Arkeoloji bölümünü bitirdi. Almanya’da arkeoloji ve tiyatro derslerini izledi. 60’lı yıllarda ilk öykülerini yazmaya başladı. Öykü ve yazıları Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı. Sevgi Soysal, Tante Rosa’da anneannesi, teyzesi ve kendisi arasında bir gizli yol kurarak kadınlık hallerini işler kendine özgü tarzıyla. "...aslinda tante rosa ne buyukannemin, ne de teyzemin yasantilarini anlatir. o, buyukannemden baslayip bende biten bir cizgidir. kucukten bildigim bir benzeme korkusudur; okudugum bir mektup; bir iki soluk fotograf; animsadigim bir sarki; birkac damla gozyasi; kendi deneyimlerimde yeniden yakaladigim gulunclukler; sacmalardir. cocuklugumda, kabahat isledikce onun bunun yaptigi benzetmelere duydugum unutulmus ofkedir."

Hikaye zamansızlığı ve mekansızlığı ile aynı şekilde yazarsız da okunursa keyifli bir hikaye olarak değerlendirilecekken, yazarımızın Sevgi Soysal olduğu, yani Türkiye’li bir kadın olduğu bilgisi ile birlikte okuduğumuzda Rosa Teyzemiz, Rosa Teyzeyi okudukça Sevgi Soysal gözümüzde daha da büyüyüp farklı düşünüşler, sorular da yüklüyor zihnimize. Döneminde yabancı ve farklı hatta aykırı olarak değerlendirilen Soysal’ın bu aykırılığı için Alman bir anneye sahip olması neden gösterilmiştir. O dönem ona yapılan eleştirilerin en büyüğü memlekette onca sorun varken Almanya’lı, üstelik çocuklarını ve kocasını hiç düşünmeden bırakabilen, hafif meşrep Rosa’yı yazmasıdır. Ancak bu eleştiriyi yapanların gözden kaçırdığı şey kadınlık hallerinin tüm dünya için ortaklaştığı yanlar olması ve ırk, dil, din, renk ayrımı olmadan evrensel bir kadınlık duruşunun varlığıdır. Dünyanın çeşitli yerlerinde ayrılaşan ahlak kuralları ve oluşturulan, dayatılan toplumsal roller ne kadar şiddetli dayatılırsa dayatılsın, kadınların bu ortaklıkları özünde derinlerde bile olsa varlığını sürdürmektedir. Bunun kanıtı da Tante Rosa’nın belli bir zaman sonra da olsa sahiplenilip, gereken değeri görmesidir. “ Tante Rosa, Alman olduğu için değil, özgürleşmiş bir kadın olduğu için yabancıdır.” (Funda Soysal)

Tante Rosa’nın en belirgin özelliği bırakmasıdır, bırakabilmesidir. Sevgi Soysal bir röportajında, Tante Rosa’nın bu özelliğiyle anlatmak istediğinin: “bırakmanın, bırakılanlar ne denli bırakılası olsalar da bırakanı sevindiremeyeceğini, yüceltemeyeceğini bilmek” olduğunu söylemiştir.

Rosa Teyze özgür bir kadındır. Kendi ayakları üzerinde durabilen, neşesini sürekli koruyabilen, yeniden yeniden ayağa kalkabilen ve hayallerinin gücünün farkında, tercih yapan ve tercihlerinin sorumluluğunu alabilen bir kadın. Farklı ve kendisini seven, önemseyen bir kadındır. Yaratıcıdır ve her zaman bir çözümü vardır. Belki de sürekli idealize ettiğimiz olması gereken kadındır. Kimi zaman okurken acırız hatta güleriz ona, ancak Rosa Teyze gibi kadın olunduğunda önemli olan kendimizden ne kadar memnun olunduğudur önemli olan, başkalarının bizden ne kadar memnun olduğu değil. Bu yüzden de Rosa Teyze tüm kadınlığıyla, memnun, mutlu ve tam anlamıyla yaşanmış bir hayatla veda etmiştir kalanlara belki de giderayak yaptığı nanik işaretiyle…




Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer - Evrim Alataş

"'Büyüyordum… Nenem Xacê'nin eteğinin altında, jandarma baskınları arasında, radyonun dibinde, duydukları haberlerle asılan yüzleri izleyerek, asılanların isimlerini duyarak, toprak yiyip, köpek kovalayarak, telden arabalarla ıı-ınnn yaparak büyüyordum. Arada bir annemden mektuplar geliyordu. Nenem Xacê mektupları okutup, 'Hımm,' diyor, anlaşılmaz biçimde ağzında bir şeyler geveliyordu. Mektuplarda 'Çocukların hali vaziyeti nasıl?' diye sorulan soruları okuyanlar ise iç çekip bana bakıyordu. Oysa çoktan unutmuştum annemi. Ama yine de her çocuğun bakışlarının
mazlumluğundan, derinliğinden olsa gerek, kabuklu göz kapaklarımın altındaki fıldır gözlerimin bir an mahzunlaştığını görenler, bunu anne özlemine ve yetimliğe yoruyor, ağlıyorlardı. Hele de kadınlar…
Köy kadınları, acıyı unutturma derdine girerken daha fazla hatırlatırlardı. Hangi kadın yolda yolakta beni görse çağırıp memelerinin arasına bastırır, ben öyle üzerlerindeki kadınlık, annelik, köylülük karışımı kokuyu içime çekerken, onlar ise yazmalarının ucundan tutup, gözlerini silerlerdi. Bu içli anlar, artık benim de farkında olduğum, keyif aldığım birer oyuna dönüşmüştü. Kadınları gördüğüm zaman boynumu büker, ağır adımlarla yanlarına yaklaşır, içerleyip de beni memelerine bastırmalarını beklerdim.' Bir Alevi Kürt köyünün ve insanlarının hikâyesi... 'Vecizeleri, mesajları ve yasalarıyla bedene oturmaya çalışan, yer yer beline vurulan penslerle daralan, yer yer dikişleri patlayan Cumhuriyet'in uzak hatırası... 1960'lar ve 70'ler... Nurhak'ın yası... 'Rüyalardan keramet, ocaklardan derman, dedelerden ikrar almaya alışmış köylü'nün devrim düşüne dalışı... Ve 'tüm zamanların, her şeyin intikamını alma' öfkesini biriktiren 12 Eylül kâbusu... Evrim Alataş'ın, neşesini öfke kıyamet içinde de yitirmeyen kaleminden." 



Kanserden kaybettiğimiz Evrim Alataş'ın yazdığı bu içten, samimi kitap ilk satırlarından itibaren okuyanı içine çekiyor. Dili o kadar yalın, o kadar doğal, o kadar bizden ki... 
Hikayesi de öyle, senin, benim, bizim en çok da ana babalarımızın hikayesini anlatmış Evrim. Bu ülkenin dağlarının, dağlılarının, Deniz'lerinin hikayeleri. 
Okuyun pişman olmayacaksınız. 

Paylaş

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites